Yazıyı sonuna kadar okumanızı istiyorum. İster Fenerli olun, ister başka bir takımlı. Ama Anlayın neler döndüğünü!

Serdar Tibet, Erenköy 2006…
Ben Serdar Tibet. 1997 senesinde Fenerbahçe Spor Kulübü’ nde Bilgi İşlem Müdürü olarak işe başladım.
O tarihlerde Aziz Yıldırım bir oy farkla başkan seçileli az bir zaman olmuştu ve takımın başında Joachim Löw bulunuyordu. Kulübün bütçesi sanırım 15 bilemedin 20 milyon Dolar’ ı ancak buluyordu. Şükrü Saracoğlu Stadı eski, külüstür halindeydi. Sosyal tesislerimiz sıcak ve samimi havasına rağmen üçüncü sınıf bir gazinoyu andırıyordu. Dereağzı’ nda da başka bir türlü mezbelelik hüküm sürüyordu. Eski boks salonu olarak kullanılan yerin hemen yanında bir yemekhane yer alıyordu ve hemen önünde eski püskü bir halı saha ve az ilersinde soyunma odası olarak kullanılan bir baraka vardı.
Futbolcularımız ise Dereağzı’ nda gazetecisinden kulüp çalışanlarına kadar onlarca insanın bakışları arasında çalışıyorlardı. Samandıra henüz ortada yoktu.
Fenerium eski stadın altında, genellikle kapalı halde duran ufak bir dükkandan ibaretti. Fenerbahçe formaları ve eşyaları üzerinde sarı ve lacivertin her tonu mevcuttu. Kimse o güne kadar renklerin dogru “pantone” kodları üzerinde çalışmamıştı. Logonun durumu daha korkunçtu, kulübün muhtelif yerlerinde birbirinden farklı tam 22 logo vardı!
Bu günlerde 6alatasaray’ ın altın yılları, dokuz puan geriden gelerek şampiyon olduğu sezon ile başladı. Tribünlerden Otto Bariç’ e atılan yumruk büyüklüğündeki taş için “Ne o, Magnum mu sıktılar?” diyen Haluk Ulusoy TFF Başkanlığı’ na seçilmiş, Fatih Terim ise birkaç oyuncu ve Rüştü dışında milli takımdan topladığı kadroyu 6alatasaray bünyesinde toplamış ve takımın başına geçmişti.
Tribünlerde Aziz Yıldırım’ a tek bir küfür yoktu. Hatta aradan 1-2 sene geçtikten sonra “Aziz Yıldırım’ ı biz çok seviyoruz. Hep Fenerbahçe Başkanı olarak kalsın.” diyen 6alatasaraylıların sayısı artacaktı.
Fenerbahçe’ nin sportif manada pek de başarılı olmayan dört senesi başlamıştı. Üstüste değiştirilen teknik direktörler ve durmadan değişen kadro ile futbol takımı şampiyonluktan uzak bir tablo çiziyordu. Amatör şubelerin de ses getirir bir hali yoktu.
Ancak bu tablodan mutlu olanlar da vardı. Öncelikle medyamız için bol bol malzeme çıkıyordu. “Falanca gelecek filanca gidecek…” yada “Fener filanca oyuncunun peşinde…” haberleri her gün gazeteleri süslüyordu. Her yerden her köşeden muhabirlere olur olmadık dedikodular uçuyor, bu lakırdılar bir iki gün içerisinde gazete manşetlerini süslüyordu. Rakiplerimiz de halimizden memnundu. Fenerbahçe’ nin dağınık ve spekulatif hali herkesi memnun ediyordu.
Ve bence, değişimin ilk adımı o günlerde gerçekleşti. Bu adımın adı “Samandıra” idi.
Profesyonel Futbol Takımı, Dereağzı’ ndan kalkıp Samandıra’ ya taşınmıştı. Önce “Eyvah, antremanları izleyemeyeceğiz!” diyen bazı sesleri hatırlıyorum. Samandıra uzak ve gözden ıraktı. Üstelik her önüne gelen elini kolunu sallayarak içeriye giremiyordu. Futbol takımı luzumsuz gözlerden tecrit edilmiş, rahat ve olağanüstü bir tesise sahip olmuştu.
Bu esnada 6alatasaray şaşalı zamanını sürdürüyordu. Tribünlerde Aziz Yıldırım için henüz pek küfür yoktu. Fenerbahçe Stadı’ nın maketini kulübün ikinci katında gördüğümü hatırlıyorum…
Bir cam fanus içersindeydi. İçimden “Hayal canım, herhalde bunu biz göremeyiz.” diye geçirmedim değil. 2000′ li yıllara gelinirken tribünlerin inşaatı da başlamıştı. Birileri Şampiyonlar Ligi’ nde sıfır puan çekmemiz ile dalga geçedursun, yavaş yavaş stadın yeni tribün inşaatı yükseliyordu. Bu değişimin ikinci adımıydı. O sezon Fenerbahçe yeni bin yılın ilk şampiyonu olurken, ben de kulüpteki görevimden ayrılıyordum.
Belirgin bir küfür yoktu ama Fenerbahçe Stadı yapılırken “homurtular” duyulmaya başlamıştı. 6s şaşalı dört yılından çıkmış , kendini “Avrupa’ nın kralı” olarak ilan etmişti.
Fenerbahçe ise geçen süre içersinde Futbol A Takımı’ nı Samandıra’ ya taşımış, iki tane yüzme havuzu, bir tane yeni boks salonu, bir tane kapalı spor salonu, alt yapı eğitim tesisleri, iki tane çim saha ve Fikirtepe Futbol Okulu’ nu açmıştı. Dereağzı Spor Kompleksi’ ne Avrupa’ nın en büyük ve modern kürek tesisleri de kısa süre sonra ilave olacaktı.
2003 senesine gelindiğinde durum ortada görünüyordu. 2000′ den o güne kadar Fenerbahçe, 6alatasaray ve Beşiktaş şampiyonlukları paylaşmışlardı. Christoph Daum takımın başına geçerken, stad inşaatımız da artık sonlarına yaklaşmaktaydı. İlk sezonda Fenerbahçe Beşiktaş’ ın gerisinden gelerek şampiyonluğu alırken Daum’ a türlü yakıştırmalar yapılmaya çoktan başlanmıştı.
Fazla geçmeden malum çevreler ispatlayamadıkları, mesnetsiz, saçmasapan iddalarını ortaya atarak gerçek yüzlerini göstereceklerdi. Onlara göre “Aziz Yıldırım şampiyonluğu Serdar Bilgili’ nin borcunu kapayarak satın almış.”tı.
İddia sahiplerine bunun pratikte uygulanabilirliğini de sormak lazım; “Beşiktaş’ ın bu kadar oyuncusu, hepsinin eşi dostu, menajeri, çevresi var. Aradaki anlaşma neydi, kim ne yaptı da kendi takımını nasıl sabote etti?” diye. Hooijdonk 30 metreden dünyanın frikiğini gol yaparken karşısındaki kalecilere de bu anlaşmalardan bahsedilmiş miydi? Bu insanların içinde hiçbir tane mi insan evladı yoktu bunu deşifre edecek? Yoksa sahada Aziz Yıldırım ile Serdar Bilgili mi top oynuyordu? Beşiktaş’ ı İnönü Stadı’ nda darmadağın eden Fenerbahçe değil de başka bir takım mıydı? Hastalıklı bazı kafalar herşeye rağmen bunu düşünebilmişti. Küfürler o maçta başladı…
Bu arada Fenerium da büyüyordu. Öncelikle bu sektörü yakından tanıyan, bilen kişiler göreve geldi. Doğru renkler bulundu ve kullanılmaya başlandı.
Kulübün logosu sabitlendi ve tescil edildi. Ortaya birbirinden güzel, kaliteli Fenerbahçe ürünleri çıkmaya başladı. Bugün bazıları Avrupa’ da olmak üzere 50′ ye yakın şubesi ile kendi bölgesinde vergi rekortmeni olan bir “dev” firma olmuştur Fenerium.
Fenerbahçe Yarım Adası’ nda rakibinin tesisleri sivrisinek dolu bir su çukuru olarak dururken, bizim sosyal tesislerimiz ise yeniden yapılmış ve eşsiz bir güzelliğe bürünmüştü. Daha sonra tarihi Todori Tesisleri de bu zincire katılacaktı.
Basında “Daum gönderilsin…” nidaları başlamıştı. Fenerbahçe’ nin eskiden olduğu gibi şampiyonluktan sonra hocasını göndermesi bekleniyordu. Ama öyle olmadı, Daum kaldı.
Kalmakla da kalmadı, tam 20 yıl sonra futbol takımını iki kez üstüste lig şampiyonu yaptı. Tribünler de küfürler iyice yükselmeye başlamıştı. Önce takıma, sonra Aziz Yıldırım’ a…
Zira Aziz Yıldırım artık pek onların bekledikleri Aziz Yıldırım değildi. Fenerbahçe de öyle…
İkinci şampiyonluk bence bardağı taşıran son damla oldu. Fenerbahçe’ nin rakipleri buna alışık değildi. Onların bildikleri Fenerbahçe’ nin içinde muhabirler cirit atar, dedikodular haber yapılır, oyuncular ve hoca yani takım yıpratılır, onlar da buna kıskıs gülerlerdi. Fenerbahçe uzun yıllar boyunca “iki kez üstüste” şampiyon olmamıştı, olmamalıydı.
Bu arada federasyon yönetimi değişmiş, Levent Bıçakçı göreve gelmişti. O da bir 6alatasaraylı’ ydı. Federasyon senelerden beri zaten onlara yakın isimlerden kuruluydu. Bu yeni olan birşey değildi ve kimse şaşırmadı. Ancak A Milli Takım’ ın başına Fenerbahçeliliği ile bilinen Ersun Yanal getirilmişti. CHP, Anayasa Mahkemesi’ ne “Federasyon Başkanları en az üniversite mezunu olmalıdır.” diye kanun teklifi vermişti. Ulusoy’ un önü böylece kapanmış oluyordu.
Daum’ un ikinci sezonundan başlayarak 2006′ nın son günlerine kadar rakiplerin saldırgan ve biçimsiz davranış ve demeçleri zirveye çıktı. Artık tribünlerde küfür sadece Aziz Yıldırım’ ın şahsına değil, “ölmüş annesine” ediliyordu.
Ben tam bugünlerde hayatımda ilk kez değişik bir değerlendirme duydum. “Ligimiz kalitesiz”di. Daha önce ligin kalitesi hakkında tek kelime etmeyenler, birden bire Türkiye’ de oynanan futbolu aşağılama, aşağılıklığını da göstermeye başlamışlardı. Lig kalitesiz, Fenerbahçe her rekoru altüst etmesine rağmen “başarısız”dı.
Avrupa’ ya gelince; Bizim ulemalara göre yüzmilyonlarca Dolarlık Chelsea, Milan, Juventus gibi takımların bile zaman zaman kapısından döndüğü Şampiyonlar Ligi’ nde, henüz iki yıllık ve toplasan 50-60 milyon Dolar’ lık Fenerbahçe ilk sezon 9, ikinci sezon 4 puan toplayıp, dönem dönem UEFA listelerine girmesine, Manchester United’ a, PSV’ ye ve Schake’ ye evinde üçer gol atmasına rağmen başarısızdı! Manchester United yedeklerle gelmişti, PSV on kişi kalmıştı, Schalke de zaten berabere kalmıştı!
Aynı ulemalar, gençleri oynatmadığı için Daum’ u yerden yere vururken, Volkan, Can, Kerim, Semih, Olcan, Gürhan’ ı takıma kazandırmaya gayret edenin de Daum olduğu gerçeğini gözardı edeceklerdi. Bu arada kendi takımlarındaki gençleri göklere çıkaranlar da daha sonraları 4-0 derbi hezimetinden sonra “Hoca hatalı, bu maça Ferhat ve Uğur ile çıkılır mı?” diye kendi çelişkilerini de itiraf edenler de aynı adamlardı.
Planın bir parçası olarak “Fenerbahçeli” Ersun Yanal, Hakan Şükür’ ü oynatmadığı için yıpratıldı. Düşünün, bir kısım insan kendi oyuncusunu Milli Takım’ a almadığı için Dünya Kupası elemeleri olmasına rağmen A Milli Takım hocasına baskı yapabiliyor. Hemde Türkiye’ nin futboldaki kaderini belirleyecek bir durum varken! Garip ama gerçek. Sudan bir bahane ile Yanal görevden elemelerin tam ortasında alındı. Oyuncularımız elinden geleni sahada yapsa da İsviçre maçında çıkan olaylar ve elemelerdeki başarısızlık nedeniyle Bıçakçı Federasyonu baskılara dayanamıyor ve istifa ediyordu. Federasyon seçimlerinden hemen önce her nasıl olmuşsa CHP kendi elleri ile verdiği maddeyi Anayasa Mahkemesi’ ne başvurarak iptal ettirmiş, Haluk Ulusoy’ a başkanlığın yolunu yeniden açmıştı.
Ancak bu gelişmelerden hemen önce 6alatasaray Başkanı sahneye çıkıyor, tarihte ilk kez bir barkovizyon gösterisi yaparak cımbızla seçtiği pozisyonlardan Fenerbahçe lehine çalınan düdükleri basına izletiyor, kendi lehlerine olan pozisyonlardan ise hiç bahsetmiyordu.
Vahap Beyaz ve Mutlu Çelik skandalları ise çoktan unutulmuştu.
Tam bu esnada kamuoyu gündemine Cavcav’ ın “Fenerbahçe PKK gibi!” yakıştırması düştü. Aslında bu demeç, federasyon seçimlerini, Devlet Bakanı ile Ulusoy arasındaki gerginliği, barkovizyon gösterisini gündemden biraz olsun uzaklaştırmış, zamanlaması ustaca ve danışıklı olarak planlanmış bir eylemdi.
Kamuoyu Anelka’ nın faul ile attığı golün “el” ile olduğuna inandırılmaya çalışılırken, Ulusoy büyük bir tantanayla tekrar göreve geliyordu. Bütün 6alatasaraylılar sevinçten havaya uçuyor, adı bende saklı bir 6alatasaray yazarı seçim sonuçları belli olur olmaz Haluk Bey’ e huşu ve gözyaşları ile tv kameralarının önünde sarılıyordu.
Üçgen tamamlanmıştı. Malum kulüp, TFF Başkanı ve Milli Takım hocası… Hepsinin orijini aynıydı. Bir ara Ulusoy “Terim ile birlikte çalışmayacağım.” gibi bir havaya girdiyse de, bu tavrından hemen döndü ve “Yolumuza devam ediyoruz.” dedi!
Bu arada Fenerbahçe FB TV’ yi kurmuş ve yayıncı kuruluşa “Sen ancak maçı yayınlarsın ancak tüneller, koridorlar benim yerim, seni sokmam, buralarda eskiden olduğu gibi cirit atamazsın!” diyordu. Yayıncı kuruluş çok sinirlendi. Tv ekranlarında bir kabzımal salise hesabı pozisyonları izleyip hakemlerin yerine karar vermeye devam etti. Diğeri ona zaman zaman kafa salladı, zaman zaman da Fenerbahçe’ yi kasdederek “İşinize gelince bize muhtaç olursunuz!” tehditlerini savurdu.
Aynı dönemde, Fenerbahçe’ nin bütçesi 15 milyon Dolar’ dan 100 miyon Dolar’ a çıkmış, muhteşem stadı açılmış, sosyal tesisleri yenilenmiş, kürek, yüzme, atletizm, boks tesisleri devreye girmiş, futbol kadrosu ise Alex, Anelka ve Appiah gibi yıldızlarla güçlenmişti.
Fenerbahçe TV kurulmuş, Sportif A.Ş. halka arzedilmiş, Fenerium vergi rekortmeni olmuştu. Fenerbahçe maddi olarak problemlerle boğuşan rakiplerine maddi olarak fark atmaya başlamıştı.
Tabi küfürler de yükselmişti!
Fenerbahçe’ den bu arada sadece ufak bir talep geldi. Yanlış anlamayın, devletten bir arazi filan istemedi kulüp. Sadece Dünya’ nın önemli futbol ülkelerinde “yabancı sınırı” yoktu. İki yabancı, dört yabancı, beş artı bir filan derken altı yabancıya erişmiştik. Az yabancı ile idare etmiştik ama tarihimizde sadece iki kez Milli Takımımız Dünya Kupası’ na gidebilmişti. Sadece standartlara uygun olarak yabancı sınırının kaldırılmasını veya yükseltilmesini talep etmiştik.
Rakiplerine maddi olarak fark atan Fenerbahçe bir yanda dururken federasyonunun asla yabancı sınırını kaldırmayacağını söyledigimi bugün gibi hatırlıyorum. Bekledigim gibi oldu. Yabancı sınırı kalkmadı. Ulusoy kürsüye çıktı ve cımbızla cektiği ve başarılarının devamını getirememiş takımların icinden sayısal örnekler vererek ne kadar haklı oldugunu anlatmaya çalıştı. Ya Arsenal’ in kadrosunda tek bir İngiliz bile olmadığından haberi yoktu ya da Schalke’ nin kaleci hariç on yabancı ile oynadığından!
Bu arada kafama da bir soru takılmıştı. Naim, Elvan gibi sporcuların gibi örnekleri varken ve Almanya gibi bir ülke Asamoah gibi bir adamı oynatırken, acaba bu insanlar, yani futbolumuzu yönetenler Aurelio’ yu Türk vatandaşı yapıp Milli Takım forması giydirir mi? Ben bu üstün vizyon sahibi insanların bunu da yapmayacağını adım gibi biliyorum. Bu ve benzeri konuları “Türk Futbolu’ nun iyiliği”ni isteyen medyamız neden yazmaz!!! Asla anlayamam.
Benim bu son on senede gördüklerim bunlar. Bir de demeçlerden sadece bazıları var. Birlikte bakalım;
- 6alatasaray ile Fenerbahçe dost değildir. (Ergun Gursoy) - Federasyonda Fenerbahçeli militanlar var. (Ergun Gursoy) - Fenerbahçe haram puanlar alıyor. (Ergun Gursoy) - Fenerbahçe PKK gibi. (Cavcav) - Fenerbahçe’ yi biz kurduk. (6S Uni. Rektörü, 99 yıl sonra!) - Fenerbahçe ayak oyunları ile kazanıyor. (Atay Aktuğ) - Aziz Yıldırım’ dan nefret ediyorum. (Cavcav)
Bir de bunlara Aziz Yıldırım’ ın sonunu gaddarca öldürülen Hallacı Mansur’ a benzeten Hıncal Uluç gibi veya Fatih Altaylı gibi Fenerbahçe Yönetimi’ nin Alex’i asla alamayacağını yazıp “yalancılıkla” suçlayan yazarları da ekleyebilrisiniz. Daha niceleri var. Hepsi taraflı, tutumu, niyeti belli insanlar.
Bu Fenerbahçe düşmanı zihniyet en son noktayı “Fenerbahçe en sevilmeyen takım.” anketini yaparak koydu ve asıl amacını da gösterdi.
Fenerbahçe, son on senede sporun “s”sinden bile anlamadıkları halde, hasbel kader bazı mevkilere erişmiş, fair play ve ebedi dostluk kavramlarından zerre kadar anlamayan bazı adamların, kamuoyuna yaymaya çalıştığı nefret tohumlarına rağmen, hepsini gölgede bırakacak gelişmeleri göstermiş, tesisleşmiş, kurumsallaşmış, bütçesini on misline çıkarmış duruma geldi.
Aziz Yıldırım’ a ve Fenerbahçe’ ye edilen küfürlerin sebebide budur.
Fenerbahçe’ nin değişimini gören ve kendini haline bakmadan kral ilan eden bazıları son kozları olan “nefret ve husumet”i, tarihlerindeki makyavelist anlayışdan aldıkları “Amaca giden her yol meşrudur!” mantığı ile kamuoyunun gözleri önünde ortaya sermektedirler.
Açılan yakışıksız bir pankartı 4-0′ lık hezimeti unutturmaya çalışmak için kullananlar kendi açtıkları pankartları görünce bozuk musluk sesi çıkarmaktadır.
Aynı şekilde deplasmanda tahrik edilerek joplanan ve sahaya koltuk atan Fenerbahçe taraftarı için, “Fenerbahçe’ nin sahası kapatılmalı!” diye yazan bazı kalemler kendi seyircileri koltukları Saracoğlu Stadı’ nın dışına atınca sus pus olmaktadırlar.
Bugün, bazılarına göre dün “Allah başınızdan eksik etmesin!” dedikleri Aziz Yıldırım kötü adam, Fenerbahçe de “en sevilmeyen kulüp” olmuştur.
Bu düşmanca düşüncelerini sezon boyunca ana avrat küfürler ile gösterenlerin tertemiz yetmiş yıllık “bir baba hindi” tezahuratına çamur attıkları gündür.
Bu, kendilerini aristokrat ilan eden zavallı bir anlayışın mazlum edebiyatına sığındığı gündür.
Bu, birbirlerini telefonla arayarak aynı pankartla çıkanların, başka kulüplerin şampiyonluğunu dilenen başkanların “büyüklük” sıfatını kaybettikleri gündür.
Bu, bir filmin son sahnesidir. İstanbul Kanatlarımın Altında filmindeki gibi Hazerfan’ ın kellesini isteyen, ilerlemenin karşısına menfaatleri için duvar gibi dikilen ulema takımı dün vardı, bugün var yarın da olacak.
Bunlar da olacak ki gerçekten iyi ve ahlaklı olmanın erdemini insanlar daha iyi anlasınlar.
Bunlar da olacak ki, çoluğumuza çocuğumuza bu erdemleri anlatırken onlara asıl amacın “ne pahasına olursa olsun” kazanmak yada kaybetmek değil, sadece “çalışmak” olduğunu izah edebilelim.
Serdar Tibet, Erenköy 2006